Osman Ata ATAÇ İŞLETMECİLİK SOHBETLERİ oaatac@gmail.com

Fırsat kaçtı mı?

Benim üniversite öğrencilik yıllarım lisans ve yüksek lisans çalışmalarımı tamamladığım 1964-1971 yılları arasında ODTÜ’de geçti. O neslin mensuplarının sayısı giderek azalmakla beraber Türkiye’nin bugünlerini etkileyen ve onların içinde olduğu bir çok olayın hatırası hale tazeliğini koruyor. Bugünün iş başında olan kadrolarının ve özellikle iş başına geçecek gençlerinin o günün dinamiklerini iyi bilmeleri gerekir. Günümüz gündeminde olan tartışmaların hemen tamamı o günlerde de yapılmıştı. O günlerde yapılan tartışmalar, aynen bu gün olduğu gibi, neyin söylendiğinden çok kimin söylediğine göre değerlendirilirdi. Değerlendirmede bir kaç basit kural kullanılırdı:

1). Karşı gurupların fikirleri tamamıyla yanlıştır;

2). Bu fikirlerin en azından bir kısmı vatana ihanettir;

3). Fikir önemli değildir bu nedenle fikirle uğraşmak yerine fikir sahibiyle uğraşmak gerekir.

Bu kurallar bilimsel olmasa da pratik nedenlerden icat edilmişti. Bir kere fikirleri çürütmek araştırma sonra da yazma, çizme ister bunu da miting meydanlarında yapamazsanız. Yazsanız bile BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) verilerine göre kitap okuma oranında dünyada 86'ncı sırada olan Türkiye’de bunu kim okuyacak? Halbuki fikri ileri süren gurup ve/veya kişiyi kötülemek daha kolaydır. Meydanlarda fikir sahiplerinin kanlı katil, cani, vampir, ırz düşmanı ve at hırsızı olduğunu özellikle bağırarak, söylersiniz herkes anlar! Fikir sahibine yönelttiğiniz eleştirilerin! Somut bir şeye dayanması da şart değildi. Söz gelimi Marksist, Leninist o da yetmiyorsa! Maoist gibi sıfatlar sağ görüşlü kanat tarafından; gerici, yobaz, faşist gibi yakıştırmalar sol görüşlü kanat tarafından karşı tarafın önerilerini tu kaka etmek için kullanıldı. Maalesef biz fikirleri objektif olarak değerlendirmek kültürüne pek sahip olamadık. Bu nedenle de bir sürü iyi fikri mükemmelleştirmek yerine gömdük.

Gençliğimizde bizim samimiyet ve ihtirasla ülkemizin yararına olduğuna inandığımız projelerimiz vardı. Söz gelimi, ben üniversite birinci sınıf öğrencisiyken yaptığım ilk araştırma raporumu köy enstitüleri hakkında yazmış ve başlığını ‘Neden Köy Enstitüleri’ olarak atmıştım. Çünkü araştırma için okuduğum kaynaklar arasında birinin başlığı ‘Neden Köy Enstitüleri Değil’ olarak atılmıştı. Adını şimdi hatırlamadığım bu kitabın yazarı bu iblis! kuruluşun Marksist, Leninist ve hatta! Maoist olduğunu ileri sürerek kapatılmalarını alkışlıyordu. Köy enstitülerinin Marksist, Leninist ve hatta! Maoist olduğunun ispatını da veriyordu. Enstitü öğrencilerinden birinin yazdığı bir şiirde Allah küçük harfle yazılmıştı. Bu büyük suç! küçük şairin Allah’ın tek, dolayısıyla özel isim olduğu için büyük harfle yazılacağını umursamadığının göstergesiydi. Bu tür safsata hücumlarla solcular tarafından ileri sürüldüğüne inanılan bir çok fikir yakın tarihimizin düşünce mezarlığına gömüldüler. “Şimdi bu nereden esti?” diye soruyorsunuzdur. Haklısınız. Anlatacağım. Geçenlerde dostlarla Fenerbahçe’ye gelen iyi yabancılar arasında Hollandalıların yeri konusu açılmış, bir dost da “Yahu Konya kadar memleket” diyerek Hollanda’yı yüceltmişti. Gerçekten de Hollanda ile Konya aynı yüz ölçümüne sahip: 41 bin kilometre kare.

İşte o sıra aklıma 1960’lı yıllarda ileri sürülen ve alelacele gömülen bir tez geldi. O sıralar üç tartışma vardı. Birincisinden bahsettim. Köy enstitüleri. O sizlere ömür edildi. Taraftarları komünist ilan edildi. İkinci konu demir yolu taşımacılığıydı. Nedenini hala bilmem ülkemin sağcı kesimi, ki bunlar bildim bileli bir kaç kısa dönem hariç hep iktidardaydı, ülkemizin demir yolu ağlarıyla örülmesi fikrini de Marksist, Leninist ve hatta! Maoist bularak tu kaka etmişlerdi. Sonunda parmaklar kara yolları ve otomobiller lehine kalktı ve bizim ülkeyi demir yolları ağına çevirmenin geleceğimiz için en ekonomik ve çevre kirliliği yaratmayacak çözüm olduğu fikri de gömüldü.

Üçüncü büyük tartışma Türkiye’nin ekonomisini nasıl örgütlemesi konusundaydı. Bu tartışmanın detaylarını bugün gibi hatırlarım. Aralarında benim de bulunduğum bir gurup bazı bilim adamlarımızın da destekledikleri bir modeli çok beğenmiştik. O da Türkiye’yi Avrupa’nın mutfağı yapma modeliydi. Bu modele göre Türkiye dört mevsimi, coğrafi konumu, suyu, havası filan bir sürü nedenden tarım ekonomisinde atılımlar yaparak Avrupa’nın mutfağı olacak ve böyle kalkınacaktı. Ülkemiz bir tarım ülkesi olacaktı. Avrupa’yı biz besleyecektik.

Vay efendim sen misin diyen. Bırakınız Marksist, Leninist ve hatta! Maoistlikle itham edilmeyi bu fikri ileri sürenler ülkemizin bir tarım ülkesi olarak kalmasını isteyen vatan hainleri ilan edildi. Bu bilimsel! eleştirilere göre kalkınmanın yolu sanayiden geçiyordu ve biz ülkemizin sanayileşmesini istemeyen sabotörler olarak tanımlandık. Kalkınma sanayileşme olarak tanımlandığı için ülkemizin tarım ülkesi olmasını istemek kötü niyetimizin kanıtıydı. Orta yaşlarımdayken ‘ağır sanayi hamleleri’ propagandası ile her gün bombardıman edildiğimizde de tarım ülkesi Türkiye konusunda yaptığımız tartışmalar aklıma gelmişti. Sonuçta tarım ülkesi olamadık, ağır sanayi ülkesi de olamadık, ümidimiz katma değeri fazla yüksek teknoloji ülkesi! olmamıza kaldı. Biz tarımın kalkınmada kullanılmasını tartışırken ihracatın bir kalkınma modeli olacağını, ve günün birinde Konya kadar yüz ölçümü olan Hollanda’nın neredeyse bizim tüm ihracatımız kadar tarım ürünleri ihraç edeceğini bile bilmiyorduk. Hollanda biliyormuş. Bizim 815 bin Kilometrekare yüzeyimiz var. Bunun %30’u tarım arazisi. Yani ekilebilecek 244 bin kilometrekare ekilebilecek arazimiz var. Bunun %26’sı nadasa bırakılmış. Geriye kalan arazinin %60’ında tahıl ekiliyor. Tahıl haricinde geriye kalan arazi Hollanda’nın toplam yüz ölçümünün aşağı yukarı iki katı. Hollanda Dünya’nın ikinci büyük gıda ihracatçısı. Gıda ürünleri ihracatı 108 milyar dolar. Bu onların toplam ihracatlarının ’sini oluşturuyor. Bizim toplam ihracatımız 157 milyar dolar, tarım ürünleri ihracatımız 20 milyar dolar. Bunu nasıl mi becerdiler? Önce ‘Yaşam kalitesini iyileştirmek için doğanın potansiyelini araştırmak’ sloganıyla bir araştırma merkezi kurdular (Wageningen Üniversitesi). Bu devlet üniversitesinin bütçesinin %50’si devletten, %25’i özel sektörden geriye kalan %25’i de kendi kaynaklarından geliyor. Hollanda’nın tarım sektöründeki başarısının altında bu üniversitenin araştırmalarının yattığı kabul ediliyor. Seralar için LED ışıklarından ve tarım ürünlerine hastalandıktan veya böceklendikten sonra değil bunlar başlamadan müdahale edebilmek için ‘drone’ kullanılmasına kadar bir çok yeniliğin mucidi olan Wageningen tarım alanında en fazla bilimsel referans alan okul. Dünyanın ikinci büyük tarım ürünleri ihracatçısı olan Konya kadar Hollanda sırf yenilik peşinde koşmamış tarım teknolojisinde yapılan yenilikleri uygulamaya koymak için Tarım Konseyi Büroları kurmuşlar. Bu bürolar yeniliklerin uygulamaya konulabilmesi için A’dan Z’ye yardım sağlıyor. Bu da ikinci yaptıkları şey. Hollanda tüm bu hamleye de bizim komünistlik ettiğimiz için fırçalandığımız 1960’ların sonunda başlamış.

Netice etkileyici. Konya kadar Hollanda gıda ihracatında ABD’den sonra dünya ikincisi olmakla kalmıyor, tarım teknolojisi yeniliğinde dünya birinciliğine çıkıyor. Bir kilo domates yetiştirmek için harcanan su miktarında Dünya ortalaması 126 Litre, Hollanda’da sekiz litre. Konya kadar Hollanda dünya domates üretiminde lider. Dört Bin metrekare bir arazinin patates üretimi ortalaması dünyada dokuz ton civarındadır. Hollanda’da bu rakam 20 ton. 2000 yılından bu yana Hollandalı çiftçiler sulamada kullandıkları su miktarını %90 düşürmüşler. Seralarda böceklenmeyle mücadelede ilaç kullanımını hemen hemen tamamen terk etmişler. Hollandalı kümes ve kesim hayvanları üreticileri antibiyotik kullanımını %60 azaltmışlar. Ünlü National Geographic dergisinin Eylül 2017 sayısında bu başarıyı anlatırken ‘Hollanda tarımın geleceğinin nasıl olacağını göstererek bir tarım devi oldu’ diyor. Bunu demekle kalmıyor sırf bana inat olsun diye makaleye “Bu Küçük Ülke Dünyayı Besliyor” başlığını atmış. Acaba fikri bizden mi yürüttüler.

Denir ya bunlar laleyi de Osmanlıdan almışlar sonra da sahiplenmişlerdi diye.

Nereden nereye. Fenerbahçeli futbolcu Kuyt’tan Hollanda’ya, oradan Türkiye’yi bir tarım ülkesi yapmak isteyen Marksist, Leninist ve hatta Maoist vatan hainlerine oradan da Konya kadar Hollanda’nın tarım ürünleri ihracatında Dünya lideri olmasına. Demek ki biz üniversite öğrencisiyken bazı iyi fikirler de ileri sürmüşüz. O fikir hala iyi fikir. Fırsat da hala kaçmış sayılmaz.

Sağlıcakla kalın

Yazarın Diğer Yazıları

Tüm yazılarını göster